
28 Aralık 1953'te Gazze'de doğdu. Hukuk eğitimini 1977'de Mısır'da İskenderiye Üniversitesi'nde tamamladı ve kısa süre sonra kendi hukuk bürosunu açtı. 1991-1992 yılları arasında New York'taki Columbia Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi olarak bulundu.
İsrail'in 1967'den bu yana süregelen işgali altındaki Gazze Şeridi'nde, askeri mahkemelerde yargılanan ve aralarında 12 yaşındaki çocukların da bulunduğu Filistinli sivillerin avukatlığını yaptı. Bu deneyimini kendi sözcükleriyle şöyle anlatıyor: "Gazze, ayın öteki tarafı gibiydi; İsrailli işgalciler kimsenin burada yaşanan işkenceleri, suikastları, yerinden edilmeleri, sınır dışı edilmeleri, ev yıkımlarını, yasa dışı istimlakları, cinayetleri, ambargoları, kuşatmaları ve toplu infazları bilmesini istemezdi."
Hukuk kariyerinin başından itibaren sürdürdüğü hak savunuculuğu, 1977 ile 1990 arasında ülke dışına çıkışının yasaklanmasına, evinin ve bürosunun defalarca aranmasına yol açtı. 1979'da ilk kez tutuklandı, üç yıl hapis yattı, bu süre boyunca işkenceye maruz kaldı. 1985 - 1988 yılları arasında beş kez daha tutuklandı, cezaevlerini ziyaret etmesi ve davaları takip etmesi yasaklandı. Uluslararası Af Örgütü, bu tutukluluklar nedeniyle kendisini 1985 ve 1988'de iki kez Vicdan Mahkûmu ilan etti.
Hak ihlallerini -kimden geldiğine bakmaksızın- aynı çerçevede değerlendirdi. 1993'te İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü arasında imzalanan Oslo Anlaşmaları'nı, insan haklarına ilişkin güvence içermediği için eleştirdi; anlaşmanın işgalin ne zaman sonlanacağına, Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkına, hesap verebilirliğe ve uluslararası hukuka dair çerçeve sunmadığını belirtti. Anlaşmayla 1994'te kurulan Filistin Ulusal Yönetimi'nin devlet güvenlik mahkemelerini de aynı şekilde kınadı. Bu tavrı, 1995'te bu kez Filistin Ulusal Yönetimi tarafından tutuklanmasına yol açtı. İsrail ve Filistin Ulusal Yönetimi tarafından toplamda altı defa tutuklandı.
Nisan 1995'te Filistin İnsan Hakları Merkezi'ni kurdu ve direktörlüğünü üstlendi. Merkez, insan hakları ihlallerini yerinde belgeledi; hak ihlaline uğrayanlara ücretsiz hukuki destek verdi; Gazze'de eğitim çalışmaları yürüttü. Merkezin ürettiği bağımsız saha araştırmaları, uluslararası hukuk ve insan hakları kurumlarının yanı sıra ilgili Birleşmiş Milletler daireleri, Uluslararası Ceza Mahkemesi, dayanışma grupları ve diplomatik çevrelerce kaynak olarak kullanılıyor.
Evrensel yargı yetkisi ilkesini Filistin davalarına uygulayan öncü hukukçular arasında yer aldı. Avrupalı meslektaşlarıyla birlikte İsrail yetkilileri hakkında İsviçre, Birleşik Krallık, Hollanda, İspanya ve Amerika Birleşik Devletleri mahkemelerinde davalar açtı. On yılı aşkın süren bu çaba, 2021'de Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Filistin toprakları üzerinde yargı yetkisine sahip olduğunun tescil edilmesini sağladı.
2011 - 2018 yılları arasında Arap İnsan Hakları Örgütü'nün Mütevelli Heyeti Başkanlığını üstlendi. Bu görev boyunca Libya, Suriye ve Yemen'deki insan hakları savunucularını eğitim programlarıyla destekledi. 1980'lerden bu yana İsrailli hukukçu ve insan hakları savunucularıyla ilişkisini sürdürüyor, onların Gazze'deki mülteci kamplarını ziyaret etmelerini kolaylaştırıyor. Bu kişilerle yaptığı işbirliği sonucunda birçok ortak rapor ve evrensel yetki alanı vaka çalışması üretti.
2015'ten bu yana insan hakları ihlaline uğrayan Filistinlileri temsil eden hukuk ekibine liderlik ediyor. İlk günlerden bu yana yapılan soykırım ve etnik temizlikle ilgili medyaya verdiği demeçleri nedeniyle Gazze'yi terk etmesi yönünde kuvvetli tavsiyeler aldı. Ekim 2023'te Democracy Now'a verdiği iki günlük özel röportaj sonrasında evi bombalandı. Evini yerle bir eden İsrail hava saldırısından ailesiyle birlikte sağ kurtuldu. Buna rağmen Güney Afrika'nın İsrail'i Gazze'de soykırımla suçladığı davayı 11 Ocak 2024'te Uluslararası Adalet Divanı'na taşıyan hukuk ekibine katıldı. Ofisinin ve evinin yıkılmasına, birden fazla kez yerinden edilmesine rağmen bu hukuki takibi bırakmadı. Bu yarım asırlık mücadele, insan hakları alanında önde gelen ödüllerle defalarca tanındı.
Gazze'de insan hakları ihlallerini belgelemenin fiilen imkânsızlaştığı koşullarda dahi çalışmalarını sürdürdüğü; tehditlere, tecritlere boyun eğmeden iktidara karşı doğruları savunduğu; hukukun üstünlüğünü, adaleti ve savaştan etkilenen herkesin onurunu mesleki yaşamının ve ahlaki tutumunun kılavuz ilkeleri olarak kabul ettiği ve cezasızlığa karşı hukukun hâlâ geçerli bir yol olabileceğini gösterdiği için, 2026 Uluslararası Hrant Dink Ödülü sahibi Raji Sourani.

Saygıdeğer konuklar,
Hanımefendiler, Beyefendiler,
Uluslararası Hrant Dink Ödülü'ne layık görülmek benim için büyük bir onur. Bu ödülü derin bir minnet, takdir ve tevazuyla, fakat aynı zamanda güçlü bir sorumluluk hissiyle kabul ediyorum. Hrant Dink'in yaşamı ve mücadelesi, bize güç odaklarına karşı hakikati dile getirmenin ve insan onurunu savunmanın, hayatlarımız da dahil olmak üzere çok ağır kişisel bedellerinin olabileceğini hatırlatıyor. Onun sarsılmaz cesareti ve kararlılığı dünyanın dört bir yanında adalete, insan onuruna ve insan haklarına inananlara ilham vermeye devam ediyor.
Benim ve Filistin halkının yanı sıra, dünyanın dört bir yanında hukukun üstünlüğüne, hesap verebilirliğe ve adalete inanan herkes için son derece sancılı bir siyasal ve insani dönemde bu ödülle onurlandırılıyorum.
Son üç yıldır, Gazze'deki Filistinliler emsalsiz bir ölçekte yıkıma maruz bırakılmış ve buna dayanmak zorunda kalmışlardır: on binlerce sivilin öldürülmesi ve yaralanması, insanların evlerinin ve mahallelerin bütünüyle yok edilmesi, zorla yerinden edilmeler, açlığa mahkum edilme, hastaneleri, sağlık çalışanlarını, gazetecileri, insani yardım çalışanlarını ve sivil yaşamın temel unsurlarını hedef alan saldırılar. Gazze'de yürütülen insani yardım çalışmalarının can damarı olan Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistin Mültecilerine Yardım Ajansı (UNRWA), ilk günden beri sistematik olarak hedef alınmaktadır. Dahası, binlerce Filistinli hukuka aykırı bir biçimde alıkonulmuş, zorla kaybedilmiş, tecavüz ve diğer cinsel şiddet biçimlerini de içeren eşi görülmemiş düzeyde işkence ve kötü muameleye maruz bırakılmıştır.
Sözde bir ateşkesin ilan edilmesinin üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen, Gazze'deki soykırım devam ediyor ve her geçen gün daha da kurumsallaşıyor. İki milyondan fazla Filistinli, Gazze topraklarının yüzde 30'undan daha küçük bir alana sıkıştırılmış olup kuşatma altında tutulmaktadır. Bir yandan, en temel hakları ellerinden alınan bu insanlar son derece ağır insani şartlarla karşı karşıyayken, öte yandan İsrail işgalinin suç işleyen savaş makinesi ise Filistinlileri her gün öldürmeyi sürdürüyor. İsrail Savunma Bakanı daha geçenlerde Gazze Şeridi'ni Filistinlilerden etnik olarak temizleme niyetini yineledi. "Nihayetinde bu göç yaşanmadan Gazze için gerçek bir çözüm yok," dedi. Ayrıca İsrail hükümetinin, bir taraftan ABD'den gelecek yeşil ışığı beklerken, diğer taraftan da "gerek deniz yoluyla, gerekse havayoluyla veya mümkün olan her yolla, onları oradan çıkarmak için gerekli hazırlıkları ve düzenlemeleri yaptıklarını" sözlerine ekledi.
İşgal altındaki Batı Şeria'da, Doğu Kudüs de dahil olmak üzere, bir yandan yerleşimci saldırıları emsalsiz bir ölçekte yoğunlaşırken diğer yandan da İsrail, Filistin topraklarından geriye kalanların fiilî ve hukuki olarak ilhakını sürdürüyor.
Ancak bu vahşet ve suçlar üç yıl önce başlamadı. Kökleri, onlarca yıldır süregelen hukuka aykırı ve düşmanca işgale, mülksüzleştirmeye, parçalamaya, temel hakların inkârına ve cezasızlığa kadar uzanıyor.
İsrail, yerleşimci sömürgeci ve apartheid rejimi aracılığıyla, Filistinlileri ulusal bir topluluk olarak, kendi kaderini tayin hakkı ile 1948'de zorla yerlerinden edildikleri kasaba ve köylere geri dönme hakkı da dahil olmak üzere, meşru haklarından mahrum bırakmayı amaçlayan bir sindirme, tahakküm ve ırkçılık temelli bir ayrımcılık sistemi dayatmaktadır.
Ne yazık ki uluslararası toplum, gerek sosyal medyada paylaşılan görüntüler, gerek Birleşmiş Milletler kuruluşları, gerekse uluslararası insan hakları örgütlerince ortaya konan tüm güçlü kanıtlara rağmen, konu Filistin olduğunda uluslararası hukukun asgari standartlarını dahi korumak için harekete geçmemiş, Amerika Birleşik Devletleri ile nüfuzlu Avrupa hükümetlerinin desteğini alan İsrail'in suç işleyen savaş makinesinin, Filistinli erkek, kadın ve çocukların bedenlerini herhangi bir engelle karşılaşmadan ve aleni bir şekilde parçalamasına izin vermiştir. Soykırım, hükümetlerin ve küresel düzenin ahlaken iflasını gözler önüne sermiş; Gazze'yi adeta uluslararası hukukun mezarlığına dönüştürmüştür.
Üstelik yalnızca bununla yetinilmemiş, bu suçların hesabının sorulmasını talep etme cüretini gösteren herkes olası faillerce cezalandırılmıştır, ki bu tam anlamıyla Kafkaesk bir durumdur.
Genel Direktörü olarak görev yaptığım Filistin İnsan Hakları Merkezi (PCHR), İsrailli yetkililer hakkında soruşturma yürütmek üzere Uluslararası Ceza Mahkemesi'yle (UCM) işbirliği yaptığı gerekçesiyle, diğer iki Filistinli insan hakları örgütüyle birlikte ABD tarafından yaptırıma tabi tutuldu. Dahası, Mahkeme Başkanı Yargıç Tomoko Akane de dahil olmak üzere Mahkemenin on sekiz yargıcından dokuzu, iki savcı vekilinin her ikisi, eski başsavcı ve Filistin Soruşturma Ekibi'nin başkanı, ve bu kişilerin yanı sıra BM Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese yine ABD'nin yaptırımlarına maruz bırakıldı.
Bu karanlık gerçekliğe rağmen, bir gün, er ya da geç, bu gerçekliğin değişeceğine ve adaletin yerini bulacağına olan inancımızla, tahayyül dahi edilemeyecek koşullarda çalışmaya devam ettik. Kendilerinin hedef haline gelmeleri, zorla yerinden edilmeleri, aç bırakılmaları, evlerini, sevdiklerini–ve bazı durumlarda–yaşamlarını kaybetme pahasına meslektaşlarımız sahada yaşanan hak ihlallerini ve işlenen suçları belgeleriyle kayıt altına almayı sürdürdüler. Görgü tanıklarının beyanlarını toplamayı, delilleri muhafaza etmeyi, hukuki davalar için dosyalar hazırlamayı, uluslararası kurumlarla görüşmeyi ve hesap verebilirlik talep etmeyi sürdürdüler. Bütün bunları, adalet kurumlarının ve uluslararası hukuk ilkelerinin eşi benzeri görülmemiş saldırıların hedefi olduğu bir dönemde yaptılar.
Devam eden bu soykırım sırasında, gece gündüz yorulmak bilmeden çalışan ve umut vaadeden üç değerli meslektaşımızı kaybettik: Dana Yaghi, Nour Abo Al Nour ve Ehab Faisal. Kadın Hakları Birimi'nde avukat olarak çalışan Dana Yaghi, Dei El Balah'ta yerlerinden edildikten sonra sığındıkları eve yönelik bir İsrail hava saldırısı sonucu ailesinden 40 kişiyle birlikte öldürüldü. Aynı birimde görev yapan Nour Abo Al Nour adlı genç avukat da Refah'taki evlerine düzenlenen bir İsrail hava saldırısında iki yaşındaki kızı da dahil olmak üzere ailesinden yedi kişiyle birlikte öldürüldü. İdari sekreterim Ehab Faisal ise, bir hava saldırısı sonucunda, eşi ve iki güzel kızıyla birlikte uykudayken öldürüldü.
Bu nedenle bu ödül tek bir kişiye ait değil. Bu ödül, İsrail'in soykırımı karşısında sarsılmaz bir adanmışlık ve irade sergileyen, bu süreci tarihteki en iyi belgelenmiş çatışmalardan biri haline getiren ve dünyanın en önemli mahkemelerinden Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı'na taşıyan Filistin İnsan Hakları Merkezi'ndeki tüm meslektaşlarıma ve diğer Filistinli sivil toplum kuruluşlarına aittir.
Bu ödül, hakikatin önemli olduğuna ve bir gün adaletin galip geleceğine inandıkları için, bize güvenerek, yaşamlarının en acı anlarını anlatarak tanıklıklarını bizimle paylaşan mağdurlara ve hayatta kalanlara aittir.
Bu ödül, halklarının yaşadıkları acı ve ıstırabın silinmesine veya normalleştirilmesine izin vermeyi reddeden gazeteciler, doktorlar, insani yardım çalışanları ve kurtarma ekipleri dahil olmak üzere Filistin toplumun tüm kesimlerine aittir.
Ve bu ödül, Filistin'de ve Filistin'in ötesinde, uluslararası hukukun milliyet, ten rengi veya ırk ayrımı gözetmeksizin herkesi eşit biçimde koruması gerektiğinde ısrar etmeyi sürdüren herkese aittir.
Uluslararası Hrant Dink Ödül jürisine ve Hrant Dink Vakfı'na bu anlamlı ödül için teşekkür ediyorum.
Hesap verebilirlik artık sadece bir ukte olmaktan çıkana kadar; bu hukuksuz ve suç teşkil eden işgal sona erene ve Filistinliler meşru haklarına kavuşana kadar çalışmalarımızı sürdüreceğiz.
Umudumuzu da stratejik iyimserliğimizi de asla, ama asla kaybetmeyeceğiz. Vazgeçme hakkımız yok. Son nefesimize kadar adalet, hukukun üstünlüğü ve insan onuru için mücadele etmeye devam edeceğiz.
Yalnız olmadığımızı biliyoruz. Dünyanın her yerinden, ortak değerlerimiz uğruna verdiğimiz haklı mücadelede bizi destekleyen özgür ve kararlı insanların yanımızda olduğunu biliyoruz.
Tarihin doğru tarafında olduğumuzu biliyoruz. Ve biliyoruz ki bir gün mutlaka başaracağız.
Teşekkür ederim.
